AYPA-TV ist laut Guinness Buch der Rekorde "Der kleinste Fernsehsender der Welt"  =  AYPA-TV Guinness Rekorlar Kitabina göre "Dünyanin En Kücük Televizyon Kurumudur".  

AYPA Presse- & Werbeagentur + AYPA-TV
Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM
D-13585 Berlin, Neuendorfer Str. 101 / VH. 2. OG.
Tel.: + 49 30 2427272 - +49 177 2427272 - Fax: +49 30 3732066
e-Mail: AYPA@AYPA.net
  -  Ali@AYPA.net

  AYPA  
  AYPA-TV  
  Presseagentur  
  Werbeagentur  
  AYPA e.V.  
  AYPA-SHOP  
     
  Atatürk  
  Uğur Mumcu   
  Aziz Nesin  
     
  Tercüman  
  Dolmetscher  
  Übersetzer  
     
  Spandau  
  Berlin  
  Deutschland  
  Almanya  
  Türkiye  
  Türkei  
  İstanbul  
  Alman Lisesi  
     
  Avrupa         AB  
  Europa              EU  
     
  Medien  
  Medya          MiM  
     
  Ausländerbeirat  
  KaliMerhaba  
  MultiKulti  
  Zuwanderung  
  Migration  
  Integration  
  Göç          Uyum  
  Kanunlar  
  Gesetze  
     
  Vereine        NGO  
  Dernekler    DiK  
  TDK e.V.  
  ATGB e.V.  
  AAKM-Cemevi  
  Aleviyol  
  ADD-Berlin  
  Milli Görüş  
     
  EURO-ISLAM  
     
  Parteien  
  Partiler  
  SPD       SPanDau  
  AG-Migration  
  Wahlen  
  Seçimler  
     
  TOP-Links  
     
  Kim Kimdir?  
  Wer ist wer?  
     
  AraBul=Suchen  
     
  Künye  
  Impressum  
  Ali@AYPA.net  
 

 31.12.96 - 17.10.2003
 

 










==> Brief vom 17.10.2003 (Deutsch) Der Brief des Botschafters Mehmet Ali İrtemçelik  über die Beziehungen zwischen der Türkei und der Europäischen Union.

 

 

 

  Büyükelçi Mehmet Ali İrtemçelik'in Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Konusunda Alman Karar Alıcıları ve Kanaat Önderlerine Mektubu,
 

 Berlin, 17 Ekim 2003

Hatırlayacağınız üzere, AB Konseyi’nin 12-13 Aralık 2002’de Kopenhag’da düzenlenen zirve toplantısının “Sonuç Bildirisi”nde, Türkiye-AB ilişkileri konusunda şu ifadeler yer almıştı: “AB, 2004 Aralık ayında, Komisyon’un hazırlayacağı rapor ve önerileri doğrultusunda, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiğine kani olduğu takdirde, gecikmesiz olarak üyelik müzakelerini açacaktır.” Bu itibarla, Aralık 2004 tarihi yaklaştıkça, “ne olacak?” sorusu, doğal olarak, gerek Türkiye’de, gerek AB ülkelerinde giderek daha öne çıkan bir gündem maddesi olacaktır.

            Türkiye, toplum ve devlet olarak, AB üyeliği hedefine kilitlenmiştir. Bu cümleden olarak, Türkiye, 1999 Helsinki zirvesinde kendisine sunulan “aday ülke”  statüsünün beraberinde getirdiği yükümlülükleri karşılamak için, bir yandan yasal mevzuatında tarafsız gözlemcilerin “devrim niteliğinde” diye tanımladığı reformları gerçekleştirirken; diğer yandan da, bu reformların yaşama geçirilmesi konusunda, en üst düzeyde, net bir iradeye sahiptir. Amaç, üyeliğe götüren güzergahda anlamlı bir dönemeci daha almak; katılım müzakerelerinin gecikmeden başlatılmasını temin açısından payına düşenlerin azamisini zamanlıca yapabilmektir.

            Kuşkusuz, oyunun kuralları vardır ve bunlar bilinmektedir. Aralık 2004 zirvesinde kararı Türkiye değil, AB ülkelerinin Devlet ve Hükumet   Başkanları alacaklardır. Bu kararın hepimizi ilgilendirecek sonuçları olacağı için, konunun, Türkiye gibi, AB ülkelerinin ve özellikle de AB’nin Türkiye’yle en yoğun ve çok yönlü ilişkiler içindeki lider ülkesi Almanya’nın siyasi çevrelerinde de canlı bir tartışma odağı teşkil edeceği bellidir. AB Komisyonu’nun, Türkiye’nin 2002-2003 yılı performansına ilişkin olarak önümüzdeki Kasım ayı başlarında yayınlayacağı “İlerleme Raporu”nu izleyecek dönemde bu tartışmaların daha yoğunlaşması da doğal olacaktır.

            Türkiye, hem Avrupa kamuoylarında kendisi hakkında yer etmiş bazı önyargılı kanaatler ile eksik veya yanlış bilgilerin güncel ve sağlıklı enformasyonun süzgecinden geçirilmesine fırsat sağlayacağı; hem de üye ülkeler hükumetlerinin yönelimlerinin çeşitli toplum kesimlerince daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olacağı anlayışıyla, bu tartışmalara umutla bakmaktadır. Bu sürece ilişkin başlıca temennimiz, AB ülkelerinde - ve özellikle Almanya’da- iç politikanın çekim alanı dışında tutulmasının çok yararlı olacağına inandığımız “Aralık 2004” tartışmasının, doğru ve dürüstçe aktarılan bilgiler zemininde, insanlık tarihinin akış yönüne uygun olarak ve ufkun ötesini görmeye çalışan bir zihni konumlanmayla ve,  nihayet, konunun gerçek çerçevesi dahilinde ve sorumluluk duygusuyla cereyan etmesidir. İzleyen sayfalar, ülkemin her alandaki yoğun ve iyi ilişkilerine özel önem atfettiği   Almanya Federal Cumhuriyeti nezdindeki görevime başlarken, bu düşüncelerle ve Alman karar alıcıları ile kanaat  önderlerinin istifadeleri için kaleme alınmıştır. Yazıldıkları anlayışla okunacaklarını umuyorum.

            İlginiz için teşekkür eder, yakın bir zamanda tanışma dileğiyle saygılar sunarım.

Mehmet Ali İrtemçelik

 

 

AB
Aralık 2004 Zirvesi
ve
Sonrasına Doğru

TÜRKİYE - AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ 

17 .  X  .  2003

            Her şeyden önemlisi, kuşkusuz, “AB’nin Aralık 2004 zirvesinde alacağı karar” konusunun sağlıklı bir zemine, ait olduğu çerçeveye yerleştirilmesidir. Bunun en iyi yolu da herhalde işe şu soruya açık bir yanıt vermekle başlamak olacaktır:

            “AB’nin Aralık 2004 zirvesinde Türkiye hakkında karar verilmesi sözkonusu olan nedir? Konu, Türkiye’nin üyeliği midir? “

            Türkiye - AB ilişkileri konjonktürel rüzgarların gezindiği bir boşlukta değil, taraflarca mutabık kalınmış ahdî bir çerçeve dahilinde evrilmektedir. İki taraf arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan Ankara Anlaşması’ndan (1963) itibaren, rota hep Türkiye’nin üyeliği yönünde olmuş; süreçte duraklamalar ve gecikmeler olsa da, bu hedef gözden hiç kaybedilmemiştir.

            Bu ahdi ve tarihi zeminde Aralık 2004’e doğru yürünürken, zihinlerde gayet net olması gereken husus, o tarihte verilecek kararın mahiyetinin ne olacağı ve ne olmayacağıdır. Bir kısım siyasi şahsiyetler ve başkaca kamuoyu önderleri tarafından şimdiden verilmekte olan mesajların “Aralık 2004’de Türkiye ile katılım müzakerelerinin açılmasına karar verilmesinin Türkiye’nin AB’ye üyeliğiyle eş anlamlı olacağı” şeklinde algılanmaya müsait olduğu gözlemlenmektedir. AB ülkelerinde ve özellikle Almanya’da henüz Türkiye’nin üyeliğine fikri veya duygusal planda hazır olmayan kesimleri tedirgin edeceği aşikar olan bu takdim şekli belki kötü niyet taşımıyor olabilir; fakat, gerçeklerle hiç bağdaşmadığı kesindir.

            Gerçek, Türkiye’nin  üyeliğine daha zaman olduğu; bu konudaki kararın, açılması sözkonusu müzakere sürecinde teknik gereklilikler yerine getirildikten sonra, bir yandan üye ülkeler parlamentolarının her biri ile ayrıca  AB Parlamentosu, diğer yandan da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verileceğidir. (Zamanında İspanya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi,  üyeliğe geçiş noktasında, belki - serbest dolaşım gibi - bazı alanlara ilişkin geçici kayıtlara yer verilebileceği de bu bağlamda zikredilmesi yerinde olacak bir husustur.) Gerçek, Aralık 2004’de katılım müzakerelerinin başlatılması kararının alınmasının tek ve yalın anlamının “Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini tatminkar ölçüde karşıladığının değerlendirildiği ve, dolayısıyla, esasen üyelik perspektifiyle sürdürülegelen  ilişkide müteakip evreye girilmesinin uygun görüldüğü”nden ibaret olacağıdır.

            Diğer bir ifadeyle, Aralık 2004’de Türkiye’ye “evet” denilmesi Türkiye’nin üyeliği sonucunu doğurmayacak; sadece, Türkiye’nin AB siyasi normlarına uymak için harcadığı büyük enerjinin, sergilediği güçlü iradenin ve  sağladığı başarıların takdir ve teslim edildiği; Türkiye’nin yoluna devamı hususunda- güzel sözlerin ötesinde - inandırıcı ve somut biçimde cesaretlendirilmesinin yerinde görüldüğü  ve, tabii, AB’nin “Türkiye ile ilişkileri hedefe doğru ilerletme” iradesinin teyidi anlamına gelecektir. Bu itibarla, Aralık 2004’e ilişkin olarak, AB ve özellikle Alman kamuoyunu telaşa sevkedecek; Türkiye’nin üyeliği konusunda  bugün için farklı görüşlere sahip kesimleri zamansızca ve gereksiz yere karşı karşıya getirebilecek takdim tarzlarının herhangi bir sağlam dayanağı yoktur.

            Özetle, Aralık 2004’de Türkiye’ye beklediği ve elde etmek için - giderek yükselen bir “ulusal seferberlik ruhu” içinde - canla başla çaba harcadığı müzakere tarihinin verilmesi, esas itibarıyla ilişkilerin ahdi yörüngesinde tutulmasını sağlayacak ve ölçüsüzce abartılacak bir önem taşımayacaktır. Bununla beraber, yanılgılara düşülmesine meydan vermemek bakımından hemen belirtmek gerekir ki, konu bu kadar basit veya tek boyutlu değildir.

            Harcamakta olduğu bunca gayrete ve yolunda azimle yürüme hususundaki kararlılığına rağmen - üstelik, Mayıs  2004’de üye statüsünü kazanacak aday ülkelerden bazılarının, AB ile katılım müzakerelerine başladıkları noktada, siyasi kriterler  kapsamındaki birçok gerekliliği karşılamaktan uzak oldukları bilinen bir gerçek olduğu halde, ki bu noktaya burada bir eleştiri olarak değil, sırf hatırlatma amacıyla yer verilmiştir - Türkiye’ye “evet” demekte hala tereddüt ve isteksizlik gösterilmesi durumunda, bu tutumun Türkiye’de pek çok toplum kesimince “hayır provası”ndan başka türlü yorumlanmasının fevkalade güç olacağı, gözden kaçırılmaması yerinde olacak çok duyarlı bir noktadır. AB ile ilişkilerinde kararlı olduğu kadar gerçekçi bir politika izleyegelen, beklenen reformları cesametinden beklenmeyen bir çeviklikle gerçekleştirme yoluna giren Türkiye’nin, Aralık 2004’de, aslında sahiplerini dahi ikna etmeyecek, Türkiye - AB ilişkilerinin çok yönlü önemiyle orantısız gerekçelerle “haksızlığa, ayrımcılığa maruz kaldığı” kanaatine itilmesinin çeşitli ölçeklerde tetikleyebileceği algılamalar ile bunlardan kaynaklanabilecek gelişmelerin kısa ve uzun vadede kimin hangi çıkarına uygun olacağı, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken, ancak bu notun amacı dışında kalan stratejik bir konudur.

***

Konu bu ve durum  böyle olmakla birlikte, Türkiye’nin üyeliğine karşı olan ve olumlu yöndeki çarpıcı gelişmelere rağmen fikirlerini gözden geçirmeye henüz yatkın görünmeyen çevrelerin, bilinen savlarını yapılacak tartışmalara yine de zerk etmek isteyebilecekleri hesaba katılarak, bu savlar ile bunların davet ettiği  yanıtların da burada kısaca  hatırlatılmasında fayda mülâhaza edilmektedir.

“Türkiye ile Avrupa arasında uyumlaştırılması olanaksız kültürel ve tarihi faklılıklar mevcuttur. Bu itibarla, Türkiye’nin AB’de yeri olmamak gerekir.”

            Burada, öncelikle, her zaman açıkça telaffuz edilmeyen “din” unsurunun kastedildiği bilinmektedir. Sav, AB’nin hıristiyanlara münhasır bir Avrupa örgütlenmesi olduğu veya öyle olması gerektiğidir.

            Aynı Yaratıcı’ya farklı aracıların ışığında iman etmiş insanlardan bir kısmının diğerlerini başka bir tanrının can verdiği, uzak durulması gereken varlıklarmış gibi algılamalarının; daha genel çerçevede, insanlar ve toplumların farklı inançlarına (veya inançsızlıklarına) göre saflaştırılmasına yol açabilecek bu tür yaklaşımların teolojik ve ahlaki açılardan ne kadar sağlıklı ve uygun olduğu, bu notta üzerinde yorumda bulunmaktan kaçınılması yeğlenen bir husustur.

            Fakat, bu bağlamda başka bazı noktalara mutlaka değinmek gerekir ve bu yararlı olacaktır:

 1) Türkiye ile AB arasında üyelik perspektifini içeren  partnerlik ilişkisinin temelini oluşturan Ankara Anlaşması (1963) ;

 2) Türkiye’nin üyelik talebine (1987) AB tarafından verilen yanıtta (1989), Türkiye’nin AB üyeliğine “ehil” olduğunun açıklıkla belirtilmesi;

 3) İki taraf arasında, üyeler dışında emsalsiz bir  uygulama teşkil eden “gümrük birliği” kararı (1995);

 4) Türkiye’ye “üyelik için diğerleriyle eşit konumlu aday ülke“ statüsünün verildiği Helsinki zirvesi (1999), ve

 5) AB Komisyonu’nun 2004 sonbaharında hazırlayıp sunacağı “İlerleme Raporu“ ışığında, Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanılması konusunun karara bağlanacağının açıklandığı Kopenhag zirvesi (2002),

gibi stratejik dönemeçlerde engel olarak ortaya çıkmayan bu savın - devlet yönetme sorumluluğu taşımayan kişilerce de olsa -  bugün ileri sürülmeye  çalışılması; Türkiye’nin sırf bu mülahazayla AB üyeliğinden uzak tutulmasının  talep edilmesi karşısında verilmesi uygun olacak tepki, herhalde, bu çevrelere uluslararası ilişkileri düzenleyen en temel etik kurallarını öğrenmelerini tavsiye etmek olacaktır.

Yine de, sırf tartışmayı daha ilginç kılmak bakımından, bu temel noktayı bir an için gözardı edelim. Ayrıca, Hıristiyanlığın köklerinin Avrupa’da değil, tıpkı Musevilik ve İslam gibi, Orta Doğu’da olduğunu bilmezlikten gelelim. Dahası, merkezi Avrupa’nın onyıllar süren din içsavaşlarıyla kanadığı dönemi de kapsayan yüzyılları Türk egemenliğinde geçiren Balkanlar’da, müslümanlar ile hıristiyanların uyum içinde birarada yaşadıkları gerçeğinden habersizmişiz gibi yapalım. “Din ekseninde içine kapanıp, ‘ötekiler’e karşı dışlayıcı bir tavır içinde olma” zihniyetinin AB’ye bir şekilde egemen olduğunu; AB kimliğinin “Hıristiyanlık“ ile sınırlandırıldığını ve, kırkı aşkın yıldır her iki tarafın da çıkarlarına hizmet edecek şekilde özenle geliştirilmiş bir ilişkinin bilinmezlerle yüklü bir boşluğa itilmesi tercihi yapılarak, AB üyeliğinin Türkiye’den esirgendiğini varsayalım.

Bu seçimin üreteceği tablo AB halklarının ve devletlerinin çıkarlarına gerçekten uygun olacak mıdır?   Almanya’dan Bulgaristan’a, Fransa ve İngiltere’den Yunanistan ve Bosna-Hersek’e, Belçika ve Hollanda’dan Arnavutluk ve Makedonya’ya, milyonlarca müslümanı ve ayrıca başka inançlardaki toplulukları geri döndürülemez biçimde bağrında barındıran “büyük Avrupa”nın içinde, kimliğini Hıristiyanlıkla kısıtlayarak tanımlayacak bir AB, önce kendi bünyesindeki belirli toplum kesimleri içinde sakıncalı yabancılaşma süreçlerini tetiklemiş, sonra diğer bazı Avrupa halklarıyla ve, nihayet, giderek küçülen dünyanın Hıristiyan olmayan ulus ve devletleriyle arasına zamanla kendisine hayli yük olabilecek setler çekmiş olmayacak mıdır?  “Belirli bir din temelinde sınırlayıcı / dışlayıcı olma” yaklaşımının, inşaatına “Avrupa’nın çağdaş değerler etrafında bütünleşmesi” anlayışıyla girişilen AB’nin hedeflediği iç ahenk ve istikrara, gelecek onyıllarda başat bir küresel aktör olma iddiasına, hazırlıkları devam eden AB strateji kağıdının başlığını da oluşturan “daha iyi bir dünyada güvenli Avrupa”  vizyonuna hizmet etmesi gerçekten umulabilir mi?

Diğer yandan, AB’nin kimliği konusu “ortak tarih” savı açısından irdelendiğinde, Avrupa’yı zamanın akışı içinde birleştirdiği ileri sürülen bazı önemli olayların gerçekte Avrupa halklarının tümü tarafından deneyimlenmediğini saptamak gerekecektir: Roma İmparatorluğu, İskandinavya ve Doğu Avrupa’yı içermemiş; İskandinavya feodalizmi yaşamamış; Rönesans akımı Kuzey ve Doğu Avrupa’ya ulaşmamış;  Reform hareketi de Latin Hıristiyanlığıyla sınırlı kalmıştır. Durum böyle iken ve bugün AB üyesi olan ülkelerden bir kısmının – örneğin, Portekiz ile Finlandiya’nın, Yunanistan ile İrlanda’nın - birbirleriyle ne gibi ortak tarih temelleri olduğu sorusunun ancak derin bir sükutla yanıtlanabileceği açık olduğu halde, Avrupa ile yüzyıllardır içiçe yaşayan ve Avrupa kültür mirasında derin izler oluşturmuş bir ülkeyi Avrupa ortak tarihinin dışında saymak, önyargıların tutsağı olmayan zihinler için ikna edici bir sav olabilir mi?

Kuşkusuz, kültür ve tarih bağlamında Türkiye-Avrupa ilişkilerinden söz ederken göz önünde tutulması gerçekten yerinde olacak başka noktalar da vardır. Çeşitli Avrupa ve Şark toplumlarıyla yüzyıllarca birlikte yaşamışlığı, Türkiye halkını kültür bakımından bir başka örneği daha bulunamayacak şekilde zenginleştirmiş ve onu, Avrupalılık ile Müslümanlık gibi görünürde birbirinden uzak kimlikleri benliğinde ustalıkla bağdaştırabilecek konuma getirmiştir. Kültüründe bu iki unsurun da var olması, Türkiye’ye iki yaşam dünyası arasında bir köprü inşa edebilme beceri ve şansını vermektedir. Bu bağlamda, İslam’ın günümüzde Hıristiyanlıktan sonra Avrupa’daki nüfusça en büyük ikinci din olması muvacehesinde, Türkiye’nin üyeliğinin, Avrupa’da yerleşik müslümanlar için ferahlatıcı ve özgün kimlik yaratıcı bir işlev  görmesini ve, bu suretle, olası dini ve kültürel gerilimleri önlemesini beklemek makul olacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin  AB’ye katılımının, halklarının çoğunluğu veya tümü müslüman olan ülkeler açısından - modernleşme çabaları bağlamında -  özendirici  olacağı da önemle kaydedilmesi gereken bir noktadır.

Türkiye, toplumsal kültürü itibarıyla İslam ve Batı uygarlıklarının bir sentezi olmasının yanısıra, coğrafyasından kaynaklanan zengin bir tarih birikimine de sahiptir. Anadolu, binyıllardır değişik   kültür  ve medeniyetlere evsahipliği ve tanıklık etmiştir. Avrupa medeniyetinin temeli olarak görülen Antik Yunan ve Roma uygarlıkları en görkemli çağlarına Anadolu’da ulaşmıştır. Heredot’tan Thales’e, Avrupa uygarlığının temellerini atan şahsiyetlerin pek çoğu Anadolu’nun evlatlarıdırlar. Yine bu meyanda, “Europa”  ve “Paris” adlarının dahi köken olarak Anadolu mitolojisinden geldiğini belirtmek gerekir. Avrupa kültürel mirasının önemli mekanları gibi, Hıristiyanlığın Kudüs’tekilerden sonra en kadim toplulukları da varlıklarını modern Türkiye’nin topraklarında sürdürmektedirler.  Antik çağ klasiklerini Avrupa Rönesansı’na aktaranın İslam medeniyeti olduğu belleklerden uzak tutulması doğru olmayacak bir olgudur. Özetle, Türkiye, Hititler’den Bizans’a,  bulunduğu topraklarda yaşamış olan tüm uygarlıkların doğal mirasçısı konumundadır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Türkiye coğrafyasının tarihsel ve toplumsal mirasının ve bunun oluşturduğu kültürel mozayiğin, AB’nin oluşturmayı hedeflediği “çok kültürlü Avrupa” kimliği için müstesna bir örnek olduğu ve Avrupa kimliğini zenginleştirecek özellikler barındırdığı teslim edilecektir. “Medeniyetler çatışması”  tezinin yoğun bir şekilde tartışıldığı günümüz uluslararası ortamında, Türkiye’nin AB’ye üyeliği, ortak değerler etrafında birleşen devletlerin kültürel farklılıklarının aynı pota içinde uyumlaştırılabileceğini tüm dünyaya gösterecek ve AB içinde yaşanan “geleceğin Avrupası” tartışmalarına da kültürel çoğulculuk açısından yardımcı olacaktır. Bunun, nihai şeklini alma aşamasına gelen  “Avrupa için Anayasal Andlaşma Taslağı”nın giriş bölümünde vurgulanan “çeşitlilik içinde birlik” ilkesinin canlı  ve inandırıcı bir ifadesini teşkil edeceği açıktır

Ve Almanya...

Türkiye - Avrupa ilişkilerine gerek “kültürel uyum”, gerek “tarih” perspektifinden bakılırken, konuyu Türkiye - Almanya ilişkilerinin özeline inmeden kapatmak herhalde kabul edilmez bir eksiklik teşkil edecektir.

Ekonomik davranmak mülahazasıyla - ve hafızalara güvenerek - burada “tarih” boyutuna  girilmeyebileceği  değerlendirilmektedir. “Kültürel uyum” konusuna gelince, 1960’lı yılların başlarında - Alman ekonomisinin ihtiyacı nedeniyle ve ikili anlaşmalar çerçevesinde - Alman metropollerinin garlarına inen insanların, Alman toplumu içinde ciddi uyum güçlükleri yaşadıkları bir vakıadır. Ancak, teslim etmek gerekir ki, kaderin Anadolu’nun o tarihler itibarıyla en az gelişmiş yörelerinden kalkıp, Türkiye’nin belli başlı kasabalarına dahi uğramadan Almanya’nın sanayi merkezlerine taşıdığı bu insanların bir kültür şokuna uğramış olmalarının hayretle bahsedilecek hiçbir yanı yoktur.

Anne- babaların, evlenme çağına gelmiş çocuklarını bebeklik halleriyle hatırlayıp, onlara karşı tavırlarında o ilk yıllara ait reflekslerinden kolayca kurtulamadıkları; insanların zihinlerinde birbirlerine ilişkin ilk fotoğrafların, en derine  nakşedilmiş, sonradan eklenenlerin kolayca silemediği imajlar olduğu doğal ve masum bir olgudur. Bununla beraber,  kırk yıl sonra, 2000’li yıllara girilmişken, Türklerin kültürel uyum sorunlarından aynı şekilde söz etmek güncel gerçeklere uygun mudur? Yıllar içinden bugüne gelindiğinde, yaklaşık 600.000’i  Almanya’nın vatandaşı olan; 500.000’den fazlası bu ülkede eğitim görmekte olan;  Almanya’daki toplam cirosu 16 milyar Euro’yu aşan 57.000’e yakın işyerinin sahibi ve 300.000’den fazla çalışanın işvereni olan; bu ülkenin Federal ve Eyalet parlamentolarında sandalye sahibi olan; SPD’den  CDU’ya, Yeşiller’den FDP’ye  siyasi partilerde ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında faal görevler üstlenen;  Almanya’nın üniversitelerinde, üretim, sanat , finans ve spor kurumlarında seçkin konumlar edinmiş insanların oluşturduğu güncel  fotoğrafın, bu büyük ülkenin kalkınmasında emeği geçtiği de unutulmamak gereken o “misafir işçiler”in fotoğraflarıyla karşılaştırılabilir olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? “Kültürel uyum”dan söz ederken, 90.000’i aşan karma evliliği gözardı etmek uygun olur mu?  Tarih, geçmişe değil, geleceğe doğru aktığına göre, yakın geleceğin Alman toplumunun gündeminde, rollerini oynayıp sahneden çekilmiş olan isimsiz “misafir işçiler”den mi;  yoksa, Alman iş dünyasının önde gelen isimlerinden  Kemal Şahin ve Vural Öger, ulusal basketbol takımının oyun kurucusu Mithat Demirel, Federal Parlamento üyesi  Lale Akgün, romancı  Akif Pirinçci,  Avrupa ağır siklet boks şampiyonu Şamil Sam, dünyaca ünlü düo-piyanist kardeşler Güher  - Süher Pekinel ile, kendi  ilgi ve beceri alanlarında, onların başarısından ilham alan ve alacak daha nicelerinden mi söz edilecektir? 

Almanya ölçeğinden Avrupa’nın geneline dönülecek olursa, AB’nin “kültürel uyum” konusunda Türkiye’den ve Türk insanından kaygı duymasını haklı kılacak nedenler;  AB’ye katılmayı hedefleyen bir ülkeyle birarada düşünülemeyecek örnekler,  2000’de UEFA Şampiyonluğunu kazanan Galatasaray; 2001’de Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonasında ikinci olan Türkiye Milli Takımı; 2002’de Dünya üçüncülüğünü elde eden Türkiye Milli Futbol Takımı; 2003 yılına gelindiğinde ise, Dünya Liselerarası  Erkekler Basketbol Şampiyonu olan Bursa Kurtuluş Lisesi; 1500 metre Bayanlar Avrupa Şampiyonu ve Dünya ikincisi Süreyya Ayhan; Cannes  Film Festivalinde Jüri Özel Ödülünü alan Nuri Ceylan; Eurovision Şarkı Yarışmasında birinci olan Sertap Erener; itibarlı “Impac-Dublin” ödülüne layık görülen romancı Orhan Pamuk veya daha iki hafta önce Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonasında ikinci olan Türkiye midir?

 

Türkiye’de ne var, ne yok?

“Yargısız infaz örneği” olarak sanık sandalyesine davet edilen “Türklerle kültürel uyum olamaz” savına veda etmeden önce, kolaycı diller ve kalemlerce “erkek toplumu” diye karalanan Türkiye’ye biraz daha yakından bakmak da yerinde olacaktır: Türk kadınlarının seçme ve seçilme hakkını Avrupa’daki pek çok hemcinslerinden daha önce elde ettikleri; Türkiye’de, ilkokul öğrencilerinin  % 47’sinin, lise öğrencilerinin % 48’inin,  üniversite öğrencilerinin  % 41’inin, avukatların % 24’ünün, yargıçların % 18’inin, doktorların % 35’inin, eczacıların % 42’sinin, mimarların % 51’inin bayan oldukları;  sayısız Türk kadınının, güzel sanatların her türünden bankacılığa, noterlikten diplomasiye, sporun her dalından siyasete, medyadan turizme, modadan silahlı kuvvetlere, ticaretten sivil toplum örgütlerine, toplumsal yaşamın her alanında faal oldukları, gibi gerçekler de Türkiye’nin AB’ye uyum sağlayamayacağı savını destekleyen unsurlar mıdır? Bu soru karşısında suskun kalmak istemeyeceklerin bulabilecekleri yanıtlar arasında, Istanbul Teknik Üniversitesi Rektörü’nün, Türkiye Adli Tıp Kurumu Başkanı’nın, Türkiye’nin Vatikan nezdindeki Büyükelçisi’nin veya bazı Türk  İlahiyat Profesörlerinin adları da olacak mıdır?

Daha genel nitelikte bir soru da burada kendini dayatmaktadır: “Türkiye” ve “Türkler”, “Avrupalılar”ın kültürel (hem de en geniş anlamıyla) açıdan uyum içinde yaşayabilecekleri bir ülke ve toplum olmadıkları için midir ki, her yıl emekliliğini alan binlerce   Avrupalı - ve özellikle de Almanlar- Türkiye’ye yerleşmeyi seçmektedirler? “Türkiye’de ne var, ne yok?” sorusuna  verecekleri yanıtlar en inandırıcı olacak insanlar da herhalde bunlardır.

Buraya kadar belirtilenler ışığında şunları sormamak mümkün değildir: 1963 yılında, Türkiye ile  AB’nin  öncülü AET arasında üyelik hedefini içeren bir ortaklık kurulduğunda,  Avrupa tarihinin tanıdığı en seçkin devlet adamlarından ve Almanya’nın efsanevi Şansölyesi Konrad Adenauer’in vizyonuna gölge etmeyen “kültürel uyum” sorusunun bugün ortaya atılması ne kadar savunulabilir bir yönelimdir? Türkiye’nin, “kültürel uyum olamaz” iddiasıyla dışlanmasının akla geleceği zaman “daha iyi bir dünyada güvenli Avrupa” arayışının ivme kazandığı  zaman mıdır?

Konuyu son bir soruyla güvenli bir limana bağlayıp, başladığımız  yolculuğa devam etmek belki en yararlısı olacaktır: Einstein’ın dediği gibi, atomdan daha zor parçalanır nitelikteki önyargılar ve bunların sahipleri bir yana bırakılırsa, “kültürel uyum” bağlamında asıl sorun, acaba, “Türkiye’yi ziyaret fırsatını bulmuş olanlar ve olmayanlar; tabii, daha önemlisi,  Türkiye ve Türkler hakkında fikir ve kanaat ifade etmeden önce sağlıklı  bilgi edinme sorumluluğunu duyanlar ile duymayanlar arasındaki mesafe”den ibaret olabilir mi?

            “İnsan hakları, azınlık hakları ve temel hürriyetler alanında, Türkiye AB standartlarının çok gerisindedir. Türkiye’de işkence vardır.”

İlk cümledeki savın bundan 2-3 yıl öncesine kadarki durumu yansıttığı ileri sürülebilir. Ancak, yasal mevzuatında Helsinki zirvesinde “aday ülke” statüsünü kazanmasından bu yana -  ve özellikle son bir  yıldır - gerçekleştirdiği büyük reformlar ve Türk Hükumetinin bu reformları uygulama konusundaki mutlak iradesi sayesinde, Türkiye bu iddia karşısında artık başını dik tutmaktadır. Durumun bu şekilde gelişmesinde Türkiye-AB ilişkilerinde üyelik perspektifiyle yaşanmakta olan sürecin sağladığı dinamiklerin de payı bulunduğu bir vakıadır. Türkiye bu gerçeği memnuniyetle teslim etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye gibi büyük bir ülkede önemli bir “zihni sıçrama” anlamına gelen böylesi reformların yerleşmesinin - neresinden bakılırsa bakılsın - bir süre gerektireceğini teslim etmek ve buna göre davranmak da herhalde hem makulün, hem de hakşinaslığın gereği olacaktır 

Öte yandan, kuşkusuz AB ülkeleri dahil, insanlık henüz “mükemmel toplum”a erişebilmiş değildir. Her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de insan hakları alanında giderilmeye muhtaç aksaklıklar mevcuttur. Bu bağlamda, alınan bir dizi yasal ve idari önleme rağmen, yer yer işkence iddialarıyla karşılaşılabildiği doğrudur. Ancak, bu nokta hakkında kanaat oluştururken, 3 Kasım 2002 seçimleri ertesinde  göreve gelen Türk Hükumetlerinin işkence konusuna “sıfır tolerans” anlayışıyla  eğilineceğini ilan etmiş oldukları; bu kararlı duruşa paralel olarak, Avrupa Konseyi  İşkenceyi Önleme Komitesi’nden başlayarak, insan hakları alanında yoğunlaşan organ ve örgütlerin güncel raporlarında işaret edildiği üzere, sözkonusu olaylarda geçen dönemlere oranla kayda değer bir azalma gerçekleştiği olgusunu hak ettikleri ağırlıkla göz önünde bulundurmak şüphesiz dürüst ve sorumlu bir tutum olacaktır.

Türkiye’nin AB’yle ilişkileri üyelik hedefine doğru  istikrarlı bir şekilde geliştikçe, yaşamın tüm alanları gibi insan hakları alanında da standartların yükseleceği tabiidir.

“Türkiye Avrupa’nın coğrafi sınırlarının dışındadır. Türkiye AB’ye üye olduğu takdirde, Fas, Tunus ve İsrail gibi ülkelerin katılım talepleri geri çevrilemez. Aynı husus Ukrayna ve Rusya Federasyonu için de geçerlidir.”

Avrupa’nın hiçbir dönemde sabit sınırları olmamıştır. AB’nin sınırları da henüz tanımlanmamıştır. AB’nin bugüne kadarki bütün genişleme aşamaları, coğrafi olmaktan ziyade siyasi gerekçelere dayandırılmıştır. Mevcut AB müktesebatı çerçevesinde, Birliğe üyelik koşulları “Kopenhag kriterleri” olarak belirlenmiştir.

Kaldı ki, Türkiye’nin coğrafi olarak Avrupa’ya dahil olduğu gerçeği onyıllardır üyesi bulunduğu bütün Avrupa kurumlarınca ve, bunlara ilave olarak, bizatihi AB tarafından tescil edilmiştir. Bu itibarla, Avrupa’ya mutlaka coğrafi bir sınır getirilmek istenecekse, bu sınırın her halükarda Türkiye’nin doğusundan geçmesi gerekecektir. Bu arada, AB’ye üye alınacak Kıbrıs adasının Türkiye anakarasının büyük bir bölümünün doğusunda yer aldığı keyfiyeti de Türkiye’nin coğrafi nedenlerle AB dışında tutulması yönündeki savı sıfırla çarpan diğer bir gerçektir.

“Fas, Tunus ve İsrail” argümanlarına gelince, Türkiye’nin yakın ve sıcak ilişkiler içinde olduğu bu ülkeler hiçbir Avrupa kurumuna üye değildirler. Ayrıca, hatırlanacağı üzere, Fas’ın yıllar önce yapmış olduğu üyelik başvurusu AB tarafından “bu ülkenin Avrupa’da bulunmadığı” gerekçesiyle kabul görmemiştir.

Ukrayna ve Rusya Federasyonu’nun AB ile ilişkilerinin gerek tarihi arka planını, gerek ahdi ve fiili dokusunu Türkiye - AB ilişkileriyle karşılaştırmak ise mümkün değildir.

“Türkiye üye olduğu takdirde AB’nin sınırları İran, Irak ve Suriye’ye dayanacaktır. Bu, AB açısından ciddi sakıncalar yaratır.”

AB’nin, Türkiye’yi bünyesine katması ve böylelikle Orta Doğu bölgesine komşu olması halinde bu bölgedeki istikrarsızlıklardan daha fazla etkileneceği düşüncesi yanlıştır. Küreselleşen dünyada uzak-yakın tüm bölgelerde yaşanan olaylar zaten Avrupa’yı etkiler hale gelmiştir. Ayrıca, bu gerekçe ileri sürülürken unutulan temel bir husus, Türkiye’nin NATO üyeliğine bağlı olarak Avrupa’nın Orta Doğu’ya esasen uzun zamandır komşu olduğudur.

Türkiye’nin üyeliği AB’yi siyasi açıdan bu “infilaklara eğilimli” bölgeye yakınlaştırarak, Birliğin Türkiye üzerinden bölgenin barış ve istikrarına katkıda bulunabilme imkanlarını artıracak; böylece, Orta Doğu’daki gelişmelerin Avrupa’nın güvenliği açısından yaratması olası riskler de  azaltılabilecektir.

Orta Doğu, medeniyetin çıkış noktası, Hıristiyanlık dahil tek tanrılı üç dinin köklerinin buluştuğu coğrafya ve dünyanın en önemli enerji kaynaklarının yatağıdır. Bölge ülkelerinin, Türkiye’nin özgün kültürel kimliği ve stratejik konumuyla aktaracağı dinamiklerin de katkısıyla, gelecek 20-30 yıl içinde göstermeleri olası demokratik, sosyal ve ekonomik gelişme de hesaba katılacak olursa, AB’nin Türkiye’nin üyeliği yoluyla bölgeye komşu olması, Türkiye’nin Birliğe sağlayacağı önemli faydaların belki de  en başında gelecektir.

“Türkiye büyük bir ülkedir. Bu haliyle AB için büyük finansal yük oluşturacak, AB standartlarına uyum sağlayamayacak ve karar mekanizmalarını kökünden değiştirecektir.”

Türkiye’nin demografik büyüklüğü iddia edildiği ölçüde bir sorun değildir. Maalesef aralarında “tarih profesörü” gibi saygın ünvanlar taşıyanların da bulunduğu bazı kişilerin ileri sürdükleri gibi Türkiye nüfusu kısa sürede 100 milyona erişecek değildir. Türkiye’deki nüfus artış oranı da, yine aynı kişilerin keyfi ve amaçlı olarak iddia ettikleri gibi, % 3.5, 3.0 veya 2.4 değil, 1.5’den ibarettir. Birbirinden bağımsız ancak sonuçları örtüşen değerlendirmelere göre, halihazırda 67 milyon kadar olan Türkiye nüfusu, 20-25 yıl sonra 80 milyonun biraz üzerine ulaşacak ve bu sayıda sabitleşecektir. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, Balkan ülkeleriyle birlikte nüfusu 600 milyona ulaşacak olan AB içinde Türkiye, nüfusu itibarıyla, ancak %10’nun biraz üzerinde bir sayısal azınlık oluşturacaktır.

Türkiye, AB ekonomisinin gelecek onyıllarını garanti altına alan büyük bir “pazar” demektir. Türk ekonomisi, uzman ekonomistlerin bazen şaşkınlıkla tespit ettikleri gibi, son derece dayanıklı ve dinamik bir yapıya sahiptir. Türkiye ekonomisi, arka arkaya yaşanan deprem felâketlerine ve 2001 yılı başlarında finans sektörünü vuran büyük krize rağmen iki yıl içerisinde toparlanmayı başarmış ve 2002 yılını % 8’in üzerinde gerçekleşen bir büyüme hızıyla kapatmıştır.

            Diğer yandan, Türkiye, AB müktesebatına uyum çalışmalarını esasen 1996 yılında yürürlüğe giren “gümrük birliği”yle başlatmış ve bu çalışmaları adaylık sürecinde daha hızlandırmıştır. Müktesebat  uyumunda, 2001 ve 2003 yıllarında kabul edilen “ulusal program”lardaki hedefler doğrultusunda da önemli mesafe kaydedilmiştir. Bu arada, bu süreçte AB Komisyonu’nun ülkemize mali desteğinin diğer adaylara sağlananlara oranla hayli sınırlı kaldığı da hatırlanması yerinde olacak bir gerçektir. Türkiye’nin AB normlarına uyum konusunda bugüne kadar gösterdiği ve birçoklarını hayli şaşırtan yüksek performans, katılım müzakerelerinin başlamasıyla birlikte Türkiye’nin üstleneceği yükümlülükleri makul bir sürede ve tatminkar şekilde karşılayabileceğine karine teşkil etmektedir. Durum böyle iken, Türkiye’nin AB müktesebatını kabul edecek ve uygulayacak bir yapıda olmadığını söylemek, haksızlığın ötesinde, gerçek dışı bir iddiadır.

            Türkiye, önümüzdeki on yıl zarfında her alanda gerçekleştireceği yapısal reformlarla genç ve dinamik potansiyelini harekete geçirecek; bu şekilde AB’ye daha da yaklaşacak ve, sanılanın aksine, finansal açıdan AB bütçesine fazla yük teşkil etmeyecektir.

            Ayrıca, 1996 yılında yürürlüğe giren “gümrük birliği”ni AB’den ciddi anlamda kaynak aktarımı olmaksızın gerçekleştirebilmiş olması, Türk ekonomisinin uyum kabiliyetinin belki de en sağlam kanıtını teşkil etmektedir. Kendisinden ekonomik olarak daha gelişmiş durumdaki AB ülkeleriyle “gümrük birliği” gibi ileri bir ekonomik ve ticari bütünleşme sürecini AB’ye yük olmadan tamamlayan Türkiye’nin üyelik halinde büyük yük olacağını ileri sürmek, üzerinde ısrar yanlış olacak bir argümandır. Burada, “gümrük birliği”ne geçişten bu yana ortaya çıkan büyük ticaret açığıyla, Türkiye’nin AB’ne net döviz transferi sağladığına da işaret etmek yerinde olacaktır. “Gümrük birliği” deneyimi, Türk sanayiinin gücünü ve rekabet yeteneğinin gelişmişliğini göstermektedir. Yıllık % 8 oranında büyüme hızı yakalamış - ve, muhafazakar hesaplamalara göre, kişi başına milli gelirinin 20 yıla varmadan 10.000 Dolar’ı aşması beklenen -  bir Türkiye’nin, AB bütçesine yük getirmek bir yana, üyelik halinde sağlayacağı ekonomik momentumla tüm AB coğrafyasında bir ekonomik dinamizm yaratacağını söylemek herhalde cüretkar bir öngörü olmayacaktır.

            Kararların büyük ölçüde uzlaşıyla  alındığı ve giderek “oy birliği” yerine “oy çokluğu” uygulamasının benimsendiği AB’de, Türkiye’nin Birliğin karar mekanizmlarını tek başına etkileyeceğini iddia etmek de yanıltıcıdır.  AB içinde karar alma bağlamında mevcut sorunların Türkiye üye olmasa dahi çözümlenmesi gerektiği herkesçe bilinmektedir. Bu itibarla, Türkiye’nin yeniden yapılandırılmakta olan AB içinde yer alması önemli bir zorluk  arzetmeyecektir.

            En önemlisi: müzakereler sonuçlanıp üyelik gerçekleştiğinde, bu, “Türkiye gerek siyasi, gerek ekonomik tüm koşulları karşılayabiliyor” anlamına gelecektir. Dahası, başlangıçta da işaret edildiği üzere, bazı alanlardaki doğal üyelik haklarının kullanımının üyeliğin ilk yılları için sınırlanmasının mümkün olduğu da örnekleri evvelce yaşanmış bir uygulamadır.

            Bütün bunlardan çıkartılacak sonuç, Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye yük getireceği savının, en azından, “ziyadesiyle abartılı” olduğudur. Ünlü bir Avrupalı’nın ünlü bir sözü, bir başka konuya geçmek için iyi bir köprü oluşturacaktır: “Abartılan her şey anlamsızdır.” (Talleyrand )

            “Türkiye üye olursa milyonlarca insan bu ülkeden Avrupa’ya göç eder. Türk işçileri Avrupa’yı istila eder.”

            Avrupa kamuoylarına Türkiye’nin AB üyeliği konusunda endişe yaratmak amacıyla sıklıkla pazarlanmaya çalışıldığı gözlemlenen bu görüşün herhangi bir ciddi araştırmaya veya bilimsel çalışmaya dayalı bir temeli  bulunmamaktadır.

            Türklerin, mecbur kalmadıkça veya çağrılmadıkça, yabancıların çoğunlukta olduğu coğrafyalara göç etmedikleri; geleneksel olarak kendi topraklarında yaşamayı tercih ettikleri tarihsel bir gerçektir. Asgari yaşam standartları sağlandığında ortalama Türk insanının kendi memleketini terk ederek, başka ülkelere göç etmesini beklemek doğru değildir. 20.yüzyılın başlarına kadar birçok ülkeden Amerika, Kanada ve Avustralya’ya büyük göçler yaşanırken, Anadolu’dan buralara göç gerçekleşmemiş olması keyfiyeti de bu görüşü desteklemektedir.

            Bugün, AB ülkelerinde yaşayan Türklerin büyük çoğunluğunun da buralara ikili anlaşmalar çerçevesinde ve çağrılı olarak gittikleri unutulmamalıdır. Ayrıca, birçok işçi ve ailesinin de, Türkiye’de gerekli ekonomik şartları hazırladıktan sonra, bulundukları Avrupa ülkelerinden memleketlerine geri döndükleri de altı çizilmesi yerinde olacak bir vakıadır. Bu bağlamda, sadece Almanya’dan yılda yaklaşık 40.000 Türk vatandaşı Türkiye’ye kesin dönüş yapmaktadır. 1960’lardan bu yana Almanya’dan kesin dönüş yapanların sayısının şu anda bu ülkede yerleşik vatandaşlarımızla aynı düzeyde (2,5 milyon kişi) olduğu hesap edilmektedir.

            Aydınlatıcı olabilecek bir başka husus da, AB’ye katıldıkları noktada ekonomileri güçsüz olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler açısından da aynı kaygıların kuvvetle dile getirildiği, ancak izleyen süreçlerin bunları haklı çıkarmadığıdır.

            Türkiye’nin AB’ye uyum sürecinde ekonomisini düzene sokması ve vatandaşlarının yaşam standartını yükseltmesine paralel olarak, yurtdışına göç olasılığının azalması doğal olacaktır. Öte yandan, Avrupa’daki demografik trendlere  itibar edilecek ise,  ileride ortaya çıkacak işgücü açığının kapatılmasında, geçmişte olduğu gibi, yine Türk işçilerine - ancak bu defa daha ziyade beyin gücüne - üstelik geçmiştekinden daha çok ihtiyaç doğabileceği de hatırda tutulması gereken önemli bir noktadır.

            Özetle ve sonuç olarak, önyargıların ve/veya propagandanın ilanihaye örtemeyeceği yukarıda sıralanan gerçeklerin ışığında, “Türkiye, kültürel ve tarihi nedenlerle AB’ye ait değildir” savı ne denli iğreti -  ve ayrıca AB’nin  çıkarları açısından ciddi sakıncalar doğurabilecek nitelikte - ise, “Türkiye  belki kültürel ve tarihi açılardan AB’ye ait olabilir; bununla beraber, AB Türkiye’yi ekonomik, stratejik v.b.  başkaca nedenlerle bünyesine kabul edemez” savı da o kadar dayanaktan yoksundur. Bu itibarla, bu tür yıpranmış argümanlarla enerji tüketmeye devam etmek ve gereksiz gerilimlere ortam hazırlamak yerine, AB’nin de, Türkiye’nin de çok yönlü çıkarlarına tatminkar biçimde hizmet edegelmiş olan köklü birlikteliğin istikrar içinde nihai hedefine ulaşmasına yardımcı olacak yaklaşımlarda yoğunlaşmak herhalde daha akılcı/Avrupalı bir tutum olacaktır.

***

            “Bunlar yetmez; Kıbrıs sorunu halledilmeden Türkiye ile katılım müzakereleri başlatılamaz.”

            Kıbrıs,

1)       Kökleri Türk – Yunan ilişkilerinin derinlerinde  olan;

2)       Çok girift  ve iki taraf açısından da son derece duyarlı;

3)       Her iki tarafın da kabul edebilecekleri ve, dolayısıyla, ömürlü olabilecek  bir çözüme kavuşturulmaya gerçekten muhtaç;

4)       Halihazırda, bölgesel  ve uluslararası barış ve güvenlik açısından tehdit arzetmeyen,

bir anlaşmazlıktır.

 

            Türkiye - AB ilişkilerini konu alan bu not, Kıbrıs anlaşmazlığına ilişkin karşılıklı algılama, görüş ve tutumların bir kez daha tekrarlanması için uygun bir zemin olmayacaktır. Kaldı ki, bu yönde girişilebilecek bir çaba - ister istemez - “tarafsız olmama” ithamıyla karşı karşıya kalacaktır.

Ancak, bu açıklamaları gerekli kılan yukarıda kayıtlı görüş yanıtsız da kalmamalıdır. Mamafih, izleyen paragraflardaki bu yanıta geçmeden önce, bazı sorular sormak kaçınılmaz görünmektedir: Aralık 2004’e kadar değerlendirilebilecek ondört ay olduğu halde, “Kıbrıs sorunu halledilmeden Türkiye’yle katılım müzakereleri başlatılamaz” diye bayrak açmak, “çözüm” denilmeyi hak edecek bir çözümün üretilebilmesi için anlaşmazlığın (doğrudan veya  dolaylı) ilgili tüm taraflarında mevcudiyeti zorunlu olan “siyasi irade” ve “iyi niyet”in ifadesi olabilir mi?  “Kıbrıs sorunu halledilmeden Türkiye’yle katılım müzakereleri başlatılamaz” görüşünü, Helen tarafının, sağlıklı olabilmek için anlaşmazlığın her iki tarafından da makul esneklikler bekleyen “çözüm” yönünde  herhangi bir adım atmamaya kararlı olduğunun; bu nedenle de, Aralık 2004’e kadar bir çözüme ulaşılması isteniyorsa bunun ancak Türk tarafının tek yanlı  ödünleriyle  mümkün olabileceğinin peşinen kabul edildiğinin  bir ifadesi olarak algılamak yanlış veya haksızca mı olur? Aynı görüşü, “çözüm taraflardan birinin - yani, Helen tarafının - dilediği gibi olmalıdır; diğer tarafın  görüş ve kaygılarından bize ne”den başka türlü anlamak mümkün müdür? Bu, gerçekçi, yapıcı, adil veya ahlaki midir? Aynı tutum, partnerler arasında mevcudiyeti esas olan maddi ve manevi ilişki sistematiğine hakim olması gereken zihin yapısının iyi bir örneği olarak görülebilir mi? “Türk tarafının önerildiği şekliyle kabul etmemekle suçlandığı Annan Planı diğer tarafça kabul edildi de, “Kıbrıs” onun için mi AB üyeliğine layık görüldü?” sorusunun - bugüne kadar olmadı, ama eğer bundan sonra olacaksa - yanıtında, mantığın her uygar türünün reddedeceği ve vicdanları rahatsız edecek birşeyler mutlaka bulunmayacak mıdır? Karmaşık dokusunu ve içerdiği hassasiyetleri iyi kavrayamayan  veya bunları kısmen ya da tamamen gözardı etmekte beis görmeyen üçüncü tarafların tek yanlı baskı uygulamanın  çıkar yol olabileceğini  zannetmelerinden bugüne kadar çok zarar görmüş olan Kıbrıs anlaşmazlığının, aynı anlayışla sürdürülmesi önerilen hamlelerden bu kez fayda görmesi gerçekten umulabilir mi? Kıbrıs anlaşmazlığının akılcı bir çözüme kavuşturulabilmesi yönünde bugüne kadar anlamlı bir katkı yapmamış; gerçeği söylemek gerekirse, gelişmeleri onyıllardır tribünden  seyretmiş olanların, bu anlaşmazlığın halledilemediği gerekçesinin ardına saklanarak, Türkiye-AB ilişkilerinde bir kriz olasılığına davetiye çıkarmaları - veya davetiye çıkarılmasına kayıtsız kalmaları -  sorumlu bir tutum addedilebilir mi? Türk basınının bazı “kuşkucu” kalemlerinin uyardıkları gibi, bir bahane bulunarak Türkiye’nin AB dışında tutulması kararı başka nedenlerle zaten alınmıştır da, Türkiye’nin diplomatik manevra alanı bu gerçek iyice açıklık kazanmadan sıfırlansın; Kıbrıs, ileride AB’ye sorun oluşturmayacak şekilde gündemden çıksın  düşüncesiyle mi bu risk göze alınmaktadır? Türkiye’nin, bir yanda “Kıbrıs’taki meşru hak ve çıkarlarını korumak” ile diğer yanda “AB’yle ilişkilerini ileri götürmek” arasında mutlaka ve  acele bir tercih yapmaya zorlanmasının, Kıbrıs sorunu, Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve AB’nin çıkarları açısından arzu edilir sonuçlar vereceğinden emin olunabilir mi? Bu bağlamda, Kıbrıs Türk kesiminde önümüzdeki Aralık ayında yapılacak parlamento seçimleri ertesinde, Türk tarafının iç dayanışmasının zaafa uğratılabileceğine umut bağlanması akılcı mıdır? Acaba, Kıbrıs ve başkaca karmaşık ve duyarlı  meselelere “sen veya ben” gözlüğüyle bakmakta  ısrar etmek yerine, “sen ve ben” zihniyetiyle eğilmeyi deneme vakti hala gelmemiş midir?

            Bu sorular burada bırakılıp başa dönülecek olursa, “Kıbrıs anlaşmazlığı halledilmeden Türkiye’yle katılım müzakereleri başlatılamaz” görüşüne karşı belirtilmesi uygun olacak ilk husus, Türkiye’ye “aday ülke” statüsünün verildiği Helsinki zirvesi sırasında kayıtlara geçtiği üzere, “Kıbrıs”ın (katılım müzakerelerine başlanılabilmesi için karşılanması gereken) bir “siyasi kriter” değil; AB ile Türkiye arasında  bir “siyasi diyalog konusu” olduğudur. Anılan zirveye başkanlık eden Finlandiya Başbakanı Lipponen’in bu hususta Başbakan Ecevit’e gönderdiği - ve tabiatıyla AB müktesebatına dahil edilmiş  olan - 10 Aralık 1999 tarihli mektubun daha sonra  basında yer almış olan örneği ile çevirisi bu notun ekindedir.

İkinci husus, AB’nin Birliğe katılım konusuna ilişkin kurallarına göre (“Agenda 2000” başlıklı belge), anlaşmazlıkların “üyeliğin gerçekleşmesi” noktasında halledilmiş olması  gerektiğidir.

Üçüncü ve öncekilerden daha az önemli olmayan husus, Türkiye Hükumetinin  Kıbrıs anlaşmazlığının çözümü yönündeki arayışların başarısına katkıda bulunmak için samimi bir çaba sarfettiği ve sarfetmeye devam iradesini taşıdığı; bununla beraber, sorunun sadece Türk tarafınca atılacak adımlarla halledilemiyecek bir karakter taşıdığının da bilincinde olduğudur. 

Kıbrıs anlaşmazlığının çözümü yönündeki arayışların, ( bir yandan, Kıbrıs Türk tarafı tamamen karanlıkta bırakılırken, diğer yandan, Kıbrıs Rum yetkilileriyle yakın istişare yapılarak hazırlanmış olduğunun, o dönemdeki Kıbrıs Rum lideri Glafcos Clerides’in 28 Eylül 2003 tarihli Fileleftheros’da yayınlanan ifşaatıyla açıklık kazandığı burada belirtilmek zorunluluğu olan) ‘Annan Planı’ndan da yararlanılarak sürdürülmesine; hatta bunların yoğunlaştırılmasına, hiç duraksamaksızın ve içtenlikle “evet!” Ancak, yukarıdaki hususlar da hatıra getirildikten sonra, “Kıbrıs sorunu halledilmeden Türkiye’yle müzakereler başlatılamaz” savında hala ısrar etmek yerine, aklın hiç arzu etmeyeceği gelişmeleri davet edebilecek bu dayatma çabasını terketmek  daha Avrupalı bir kimliğin ifadesi olmaz mı?

*

            Türkiye - AB ilişkilerinin yanısıra, Kıbrıs’ı, Ege’yi, özetle Türk -  Yunan ilişkilerini 20.yüzyıldan 21.yüzyıla taşıma gayretindeyiz.  Taşınma bir süreçtir ve bu sürecin güzergahında insan doğasının düşme eğilimi göstereceği, oysa mutlaka kaçınılması  gereken hatalar vardır.  Neyin bırakılıp, neyin götürüleceği hususunda  yanlış hesap yapmak; ambalajlama sırasında özensizlik; nakliye ve sigorta konularında ucuza tamahkarlık; varış noktasında, koliler  açılırken dikkatsizlik ve acelecilik gibi.

            Bunlar misliyle ödenebilecek hatalardır. Türkiye - AB ilişkileri paralelinde, Kıbrıs’ı, Ege’yi, genel olarak Türk ve Yunan ulusları arasındaki duyarlı  ilişkileri, yüklü bir geçmişten, getirileri sağlam bir partnerlik anlayışla  paylaşılacak bir geleceğe taşımaya çalışırken de, ileride çok pişman olunabilecek durumlara meydan vermemek bakımından, neyin neden daha önemli olduğu hususunda yanılgıya düşmemek, arabayı atların önüne koşmamak, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir.

            Tarihi dürüstçe hatırlayarak ve geleceği birlikte inşa etme iradesiyle davranmak; Türk - Yunan sorunlarına gelecek kuşakların da kabul edip korumak isteyecekleri içerikte çözümler getirme çabalarının   dengeli, düzenli ve güvenli biçimde evrilip AB çatısı altında taçlandırılmasına katkıda bulunmak, tüm ilgili taraflarca “aklın emri” addedilmelidir. İnsanlık tarihinin birçok taşın yerinden oynadığı hayli sıkıntılı bir evresinde, önyargılardan  ve ölçüsüz hırslardan sıyrılmış dingin bir tarih bilinci, ufkun ötesini görebilme çabası ve geleceği tasarlarken “dışlayıcı” değil “kapsayıcı” olma tercihinin, fırsatçı zorlamaların vaat edebileceğinden daha kalıcı armağanları olacağı muhakkaktır.

*****

“Daha iyi bir dünyada güvenli Avrupa” ... Altıyüz küsur yıldır Avrupa’da olan; yöneticilerinin zaman zaman yaptıkları hatalara ve dost ve müttefikleriyle ilişkilerinde uğradığı birçok haksızlığa rağmen, Cumhuriyet’in uygar hedeflerine Atatürk’ten aldığı yön duygusunu hiç kaybetmeden ilerlemeyi  başarmış olan laik Türkiye, lafzı itibarıyla bütün insanlığı kavrama iddia ve vaadini taşıyan bu uygarlık projesinin içinde, başka hiçbir toplum ve devlet tarafından doldurulması düşünülemeyecek olan stratejik yerini bütün sorumluluklarıyla birlikte alma doğrultusundaki çabalarını kararlılıkla sürdürecektir. Buna paralel olarak, “daha iyi bir dünyada güvenli Avrupa” vizyonunun lafzı ile ruhu arasında kopukluk veya çelişki olmaması gerektiği; AB’nin, ahdi yükümlülüklerinin ve uzun vadeli çıkarlarının şuuruyla hareket edeceği veri olarak kabul edilirse, Aralık 2004 zirvesi ve sonrasına sükunet  ve iyimserlikle bakabilmek için gerekli bütün nedenler mevcut demektir.

*****

==> Brief vom 17.10.2003 (Deutsch)

 

17.10.2003 tarihli Milliyet Gazetesi Avrupa ilavesinde Çiğdem Bağrıaçık imzalı haber: Milliyet - Çiğdem Bağrıaçık - 17.10.2003


 UĞUR MUMCU Ugur Mumcu (22.08.42 - 24.01.93) ve um:ag - Ugur Mumcu Arastirmaci Gazetecilik Vakfi icin TIKLAYINIZ
Uğur Mumcu (22.08.1942 - 24.01.1993) ve um:ag Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Ankara 

AZİZ NESİNAziz Nesin (20.12.1915 - 06.07.1995) - Aziz NESiN VAKFI icin TIKLAYINIZ- Klicken für Aziz NESiN STIFTUNG
Aziz Nesin (20.12.1915 - 06.07.1995) ve Aziz Nesin Vakfı (Çocuk Cenneti) Aziz Nesin Stiftung  Çatalca

"Sahte Tutanak" Cumali Kangal "Sahte Tutanak" düzenledi mi?
TBB Sözcüsü Cumali Kangal "Sahte Tutanak" düzenledi mi?  

ATT ve Basın Özgürlüğü ATT ve BASIN ÖZGÜRLÜGÜ???
Almanya'daki Türklerin haklarını savunduğunu  iddia eden "ATT - Almanya Türk Toplumu -  Türkische Gemeinde in Deutschland - TGD" isimli derneğin Berlin'deki Genel Kurulu'nda  AYPA-TV'nin çekim yapması Genel Kurul Kararıyla ENGELLENDİ!!!

ATT ve TAZ 30.01.1998 AYPA-TV'nin ATT Genel Kurulu'nda engellenmesinin nedeni 30.01.1998 tarihli taz haberi olabilir mi?
AYPA-TV'nin ATT Genel
Kurulu'nda engellenmesinin nedeni 30.01.1998 tarihli taz haberi olabilir mi? 

Politik im Namen AllahsPolitik im Namen Allahs kann runtergeladen werden: 110 Seiten 4,2 MB
"Politik im Namen Allahs" isimli Claudia Dantschke, Eberhard Seidel ve Ali Yıldırım'ın yazdığı kitabın tamamını Ozan Ceyhun'un sayfasından indirebilirsiniz: 110 Sayfa 4,2 MB Almanca 

Alman Lisesi Alman Lisesi Istanbul - Deutsche Schule Istanbul
İstanbul Alman Lisesi ve öğrencileri ile ilgili bilgiler burada...
- AlmanLisesi.info
- Spiegel.de



AYPA - Deutsch - Almanca AYPA - Türkce - Türkisch

Yeminli Tercüman = 
Beeidigter Dolmetscher

Direkt zum AYPA-Shop
Yeminli Tercüman = 
Beeidigter Dolmetscher
Yeminli Tercüman = 
Beeidigter Dolmetscher
"Politik im Namen Allahs" isimli Claudia Dantschke, Eberhard Seidel ve Ali Yıldırım'ın yazdığı kitap
ATGBATGB Avrupa Türk Gazete-ciler Birliği kuruldu. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

MODAPAModapa Türkiye aydınlat-ma sek-töründe faaliyet göstermekte ve Bega, Limburg, Boom ve Jung gibi aydınlatma armatürü ve anahtar-priz üreticisi firmaların Türkiye tek temsilciliğini yürütmektedir.
Nazım Hikmet'i anma etkinlikleri için buraya tıklayınız.





AYPA AYPA 



 © 2002 AYPA - Dipl.-Ing. Ali YILDIRIM - D-13585 Berlin, Neuendorfer Str. 101 / VH. 2. OG 
Tel.: +49 30 3366666 - 2427272 Handy: +49 177 2427272 - Fax: +49 30 3732066
e-Mail: AYPA@AYPA.net